En Düşük Frekans Düzeyi olan Suçluluk Duygusu ve Hayatımıza Etkileri

Suçlu olma kavramını düşündüğünüzde muhtemelen hepinizin aklına çok vahim ve ciddi durumlar geliyordur. Fakat bugün yazımda anlatacağım Suçluluk Duygusu daha çok bilinç düzeyinde değil, bilinçaltı düzeyde ne anlama geliyor bununla ile ilgili olacak. Yazının sonunda ” Hadi ya, gerçekten mi ? ” diyeceğinizi garanti ediyorum.

Daha çocukluk yıllarımızda bilinçaltına suç, ceza ve ödül kavramları yerleşir. Ailemizden ve çevredeki kurallardan iyi (doğru) insan ve kötü insan tanımını zihnimize işleriz

İyi insanlar ödüllendirilir, kötü insanlar cezalandırılır”.

Bu kavram etrafında tüm hayatımız şekillenir. Dahası sistemler de düzeni korumak adına bunu destekler. Sistemler birinin hakkını gasp ettiğinizde devreye girer. Mal mülk ya da daha ağırı birinin yaşam hakkını gasp ettiğinizde ceza sürecini başlatır. Tabii ki bu sürece belli oranda insan dahil olur ve cezalarını bir daha yapmamaları için çekerler. Bu durum bugünkü konumuzun dışında bir suç – ceza sistemi aslında. Ben bugün hemen hemen herkesin dahil olduğu başka bir cezalandırma sisteminden bahsedeceğim. Toplumun kendi bireylerine uygulamış olduğu ödül ceza sistemi, nam-ı diğer Mahalle Baskısı …

Doğru İnsan, iyi insan tanımı herkes için farklılık gösterebilir. Kişinin kendi değerleri, farkındalığı, hedefleri … kısaca zihnindeki ideal olanın resmine göre farklı unsurlar söz konusu olabilir. Ama herkeste ortak olan bir takım özellikler vardır ki onlar ;

  • Dürüst ve ahlaklı
  • Büyüklerine karşı saygılı
  • Sağlıklı beslenen
  • Kötü alışkanlıklardan uzak duran (Sigara, alkol, kumar, bağımlılık yapan her şey )
  • Sadık ve sorumluluk sahibi
  • …. gibi

Tüm bu doğru – yanlışlar ve olması gerekenler ile birlikte hayatta istediğimiz şeyleri yaratmayı bekleriz. Daha çok tetiklenen rasyonalist anlayışımızla ve kalbimizi devreye sokmadan yaşamaya çalıştıkça, bu şartlanmaların içine daha da gömülürüz. Şartlanma bir bakıma hafif bir tanım oldu aslında, çoğu zaman dayatma demem daha doğru olur.

Bu dayatmalar sistem tarafından toplumun ortasına bir tohum olarak atılır ve hemen sahiplenilir. Sistemin bir daha kontrol etmesine gerek kalmaksızın her düzeyde uygulanılmaya başlanır. Kurallar ve bu dayatmalar yazılı değildir ama herkes bilir ve herkesten bunlara uyması beklenir. Uymayanlar dışlanır, sevilmez, onay görmez ve yalnız kalır. Doğası gereği her yerde sevgiyi, onayı ve anlaşılmayı arayan uyumsuz olarak etiketlenen bu insan düşük frekansta yaşamaya başlar. Düşük frekansta ise aşağıda da göreceğiniz gibi istediği hayatı yaratamaz , enerjisini sisteme kaptırır ve bir yaprak gibi savrulur durur.

Bu tablo 2012 yılında ölen ve günümüzün usta ruhani öğretmenlerinden biri olan psikiyatrist Dr. David Hawkins’in araştırmaları sonucunda bilinç değerlerinin ölçümüne yönelik bir tablodur. Kendisi bu konuda oldukça derin ve doğruluğu kanıtlanmış veriler açıklamıştır. Bununla ilgili daha detaylı bilgiler bulabileceğiniz Güce Karşı Kuvvet kitabını önerebilirim. Kitapta bu tablonun nasıl oluşturulduğu ile ile ilgili detaylı bilgiler yer almaktadır. (Bu konu ile ilgili bir başka yazıma ulaşmak için burayı tıklayınız )

Şimdi bu tablo ile ilgili biraz daha detaya girmek istiyorum. Buradaki değerler frekans değerleridir. Bu değerler aynı zamanda duyguların titreşim ve enerjisi ile doğru orantılıdır. Her bir duygunun yanındaki değer, o duygunun sizde oluşturduğu hakim enerji düzeyini gösterir. Ne demiştik frekansımız ne kadar yüksekse enerjimiz de o kadar yüksek olur ve hayattan alacağımız zevk, keyif ve tatmin duygusu o kadar yüksek olur. Dahası istediğimiz hayatı yaratma gücümüz de artar. Bu bağlamda konumuz gereği Suçluluk Duygusuna bakacak olursak değerinin çok düşük – sondan ikinci olduğunu görüyoruz. Az önce verdiğim bilgiye göre bunun anlamı ;

Suçluluk Duygusunun hakim olduğu durumlarda kişinin frekansı çok düşüktür. Bu sebeple istediği hayatı yaratamaz ve derin bir tatminsizlik duygusu içinde devinip durur.

Suçluluk Duygusunun tanımını ve hayata etkilerine giriş yaptıktan sonra bu duyguyu hangi şekillerde deneyimliyoruz bundan bahsetmek istiyorum.

Suçluluk Duygusu

  • Kendimiz ile ilgili
  • Başkasına olan davranışlarımız ile ilgili olabilir.

Kendimiz ile İlgili Durumlar

Kendimiz ile ilgili durumlarda, bizi mevcut durumda tutmak için uygulayamayacağımız yeni kararlar almaya iten Ego ile boğuşur dururuz. Sahip olduğumuz kimliklerimiz her neyse anne, baba, eş, kız ya da erkek evlat, çalışan….vs bunların ideal hallerine ulaşmak için kendimizce yeni kararlar alırız

Örneğin;

  • Her Pazartesi diyete başlama ya da sigarayı bırakma kararı
  • Her gün muhakkak anne ya da babamızı arama kararı
  • Ebeveynseniz her akşam çocuğunuz ile kaliteli vakit geçirme kararı
  • Sabahları erken kalkıp spor yapma kararı
  • Zor geçen her toplantı sonrasında, bundan sonra toplantıya son anda değil de günler öncesinden hazırlanma kararı…..gibi

Özetle, mevcut kimliklerimiz için zihnimizde yarattığımız resmin en idealine ulaşmak için alacağımız ama uygulaması şartlara göre zorlayıcı olan kararlar

Bir örnek yapalım ;

Karar aldığınızda ama her pazartesi sigarayı bırakamadığınızda iyi ve doğru insan olmadığınızı düşündüren bilinçaltı, tüm gün boyunca size Suçluluk Duygusu hissettirir. Çünkü o ayrıntılara bakmaz çok yalın bir dili vardır. ”İyi insanın kötü alışkanlıkları olmaz, eğer sigara içiyorsan sen kötü insansın. Kötü insanlar güzel şeyleri haketmez” der. Sigara içmenin sağlığa zararlı olduğu kanıtlanmıştır ve tabii ki bırakılmalıdır. Fakat kendinizde o gücü bulduğunuzda yani en doğru zamanda bu teşebbüste bulunmalısınız. Bilinçaltı baskısından dolayı her seferinde karar alıp uygulayamayınca hakim enerji düzeyinizi düşürür ve kendinizi suçlu hissedersiniz. Sağlığınıza zarar verdiğiniz gibi diğer tüm yaşam süreçlerinde de çok önemli olan frekansınızı ve yaratım gücünüzü düşürmüş olursunuz. Başarısız olan denemeleriniz çoksa gerekirse profesyonel yardım almalısınız ve süreci bu destekle daha kolay atlatabilirsiniz. Siz her seferinde karar almaya devam edip ama bu kararı uygulamaya geçiremezseniz Suçluluk Duygusu enerjinizi içten içe yer bitirir.

Başkasına olan davranışlarımız ile ilgili durumlar

Özellikle Anne – Babamız ve çocuklarımıza olan davranışlarımızı bu başlık altında inceleyelim

İlk olarak, Ebeveynlerimize olan davranışlarımızla başlayalım.

Çocukluktan bu yana bize söyledikleri şöyle ol – böyle olma telkinleri, kıyas için örnek verdikleri başkalarının çocukları …vs ile zihnimize onların beklediği evlat nasıl olurun resmini çizeriz. Belki hiç bir zaman öyle olamayacak olsak da hatta resim yanlış bile olsa ideal resmi bir evlat olarak kendimizden bekleriz. Dahası çoğu zaman ebeveynlerimizin bundan haberi bile olmaz. Onlar tarafından sevilme ihtiyacımızdan dolayı, eğer onların istediği gibi biri olursam beni severler inancını benimseriz. Özellikle yetişkin olduktan sonra kendi sorumluluklarımız, zaman ve enerji ayırmakta zorlanmamız bu kriterleri yerine getirmemizi zorlaştırır. Yapamadıkça da Suçluluk Duygusu hissederiz. Kendi kendimizi aşağı çekeriz.

Aslında bizimle gurur duyuyor ve bizden çok memnun olsalar da bilinçaltına kazınmış o kriterlerden dolayı biz bunu göremeyiz ya da hissedemeyiz. Onları her görmemiz sanki yetersizliğimizin yüzümüze vurumu haline gelir. Sonrasında da hem telefon hem de yüz yüze aramalar ve ziyaretler seyrekleşir. Onları hayatımızda yanımızda tutmayarak da bir tarafımız buruk yaşamaya başlarız. Onları görmeyince Suçluluk görünce de Yetersizlik duygusu hissederiz.

Gelelim diğer önemli suçluluk duygusuna, Annelik ile ilgili Suçluluk Duygusu ,

  • Çalışan ve çocuklarına yeterince vakit ayıramayan anne,
  • Yeterince anne sütü ile besleyemeyen,
  • Sağlıklı gıdalar yedirme ya da
  • Evde her şeyi kendi pişirmesi konusunda becerikli olamayan anne….

Daha çok hem cinslerimizin hem cinslerine yaptığı mahalle baskısından bahsetmek istiyorum.

Bu, doğumdan sonraki psikolojik olarak en hassas olunan ilk 6 aylık dönemdeki suçluluk duygusudur. Bebeğin, en çok sağlıklı ruh hali olan annenin sıcaklığına ve ilgisine ihtiyaç duyduğu dönemdir. Ama çoğu anne bu süreçte anne olmanın tadını çıkarmak yerine iyi anne olduğunu ispatlamaya, daha doğrusu öyle olduğunu göstermeye çalışır. Haddinden fazla enerji ve zaman ayrılmış olan Anne kimliği sonrasında da başka her kimliğe yabancılaşmaya başlar.

  • Eş Kimliğine duyulan yabancılık ile kocası ile olan ilişkide sorunlar yaşayabilir
  • İşe başlayınca çalışan kadın kimliğine duyulan yabancılık ile performans düşüklüğü ile yöneticisi ile sorun yaşayabilir
  • Sosyal yaşantısında arkadaş kimliğine duyulan yabancılık ile kendini yalnız hissedebilir

Tüm kimliklerini bir tarafa itip suçluluk duygusu hissetmemek için Annelik Kimliğine aşırı tutunarak hep besleme, hiç beslenememekten dolayı tatminsiz bir yaşam içinde duygusal olarak zor zamanlar yaşayabilir.

Sonsuz Sevgilerimle

Nihal

nihal altunsüzer
Yazar Hakkında

1978 Adana doğumlu, evli ve 2 çocuklu biriyim. 2022’de ailemle Amerika’ya taşındık. Çukurova Üniversitesi’nden mezun oldum, 16 yıl yöneticilik yaptım. Profesyonel yaşam ve öğrenci koçuyum. 2022’de aile içi iletişim kitabımı yayımladım. Çalışmalarımı ve eğitimlerimi online sürdürüyorum.

Yorum yapın